Posted On 24 Temmuz 2015 By In Ka'ralamalar With 2614 Views

Suruç’taki patlamada neden hiç polis yoktu?

Depremzedelerin direnişine destek olma amacıyla Van Anadolu Konteyner Kenti’ne 3 kez gitmiş toplamda 1 aya yakın orda kalmıştım. Gittiğim ilk gece konteyner kentin sokaklarında karlar üstünde çekim yapıyordum. Bir anda akrep tipi araç girip önümde durdu. İçinden elinde makinalı ile iri yarı bir asker indi. Ne yaptığımı sordu, cevapladım. Basın kartımı sordu, basın kartımın olmadığını bağımsız bir belgeselci olduğumu söyledim. Birkaç sorudan ve baştan ayağa süzüşten sonra “olaysız” gitti.

Aynı şey orada 5-6 kez daha başıma geldi. Birisinde sivilleri diğerinde asayişini öbüründe yine Terörle Mücadelecileri geliyordu. Hatta siviller konteynerimize kadar gelmiş “iyi polis-kötü polis”i oynamış; sonra da cehennem olup gitmişlerdi!

Bundan aylar sonra Suruç’a gittiğimde de bener tablo vardı. Girişte birkaç kez aranmış bu aramalar şehir merkezinde ve kırsalda da devam etmişti. Bir keresinde duş almak, elbiselerimi yıkamak ve biraz enerji toplamak için Urfa merkeze gitmiş sonraki gün ordan eczacı arkadaşlarım arkasında dayanışma malzemelerinin olduğu arabaya atlamış Suruç’a gidiyorduk. Asker yolda durdurup kimlik kontrolü yaptı, bagajı açınca gördüğü insani yardım malzemelerini götüremeyeceğimizi bunlara el koyacağını söyledi. Ben de arkadaşa dönüp askerin duyacağı şekilde “Valla ben ne ballı bi adamım abi ya; haber ayağıma geliyor. Bırak abi alsınlar malzemeleri, haber yaparım işte ne güzel!” dedim ‘gevrek gevrek’ gülerek ve üstü örtülü ‘tehdit’ edercesine… Halbuki o an düşündüğüm tek şey kıyafetleri, yorganları, yiyecekleri Suruç’a ulaştırmaktı. Sonra asker bunu duyunca bir üstüne haber verdi. Sonra gelip “Tamam geçebilirsiniz” dedi. Malzemeleri kurtarmıştık. 🙂

Suruç’ta kaldığım süre boyunca bu tür sorgulama, kimlik kontrolü ve aramalara bir çok kez tanık oldum.

Sadece buralarla da sınırlı değil; Yırca’daki zeytin direnişlerinde de biraz ‘soft’ haliyle benzeri durum hakimdi. Direniş alanı sürekli askeri istihbaratın gözetimi altındaydı; gelip çay içiyorlardı, sohbete katılıyorlardı, ardından gidip sonra tekrar geliyorlardı… Bir sabah direniş alanında uyanmış benden başka kimsenin olmadığını görmüştüm. Diğer arkadaşlar ve Yırcalılar odun toplama, misafirler için masa-sandalye hazırlamak için köye gitmişlerdi. Kahvaltı yapmaya hazırlanıyordum ki askeri istihbarattan olduğunu bildiğim iki sivil asker geldi.

Kim olduğumu sorup direkt kimliğimi istedi. Kimliğimi çadırdan alıp geldim. Göstermeden önce “Ben de seninkine bakacağım, nerden bileyim jandarma istihbarattan olduğunu?” diye sorunca arkadaşına baktı. Sonra bana dönüp; “Tamam, ama aynı anda gösterelim!” dedi. Bana anlamsız ve komik gelen bu teklifi kabul edip saymaya başladım. 3 deyince ikimizde kimliklerimi çevirip gösterdik. Bir nevi düello gibi bir şeydi. Ben onunkini kontrol ediyordum o benimkini. Ardından yaklaşık 10 dakika süren “dost sohbeti” görünümlü bir çapraz sorguya tabii tutuldum. Benimle ilgili olanlara cevap veriyor, zeytinlikle ilgili soruları ise Yırca Muhtarı Mustafa Hoca’mıza ve hem Greenpeace’in hem de Yırcalıların gönüllü avukatlığını yapan Deniz Bayrama havale ediyordum.

10 dakikalık bu sorgunun sonunda inanılmaz terlemiş lakin ser verip sır vermemiştim. Çünkü ne serimi istemişlerdi ne de verebilecek bir sırrım vardı. Altı üstü ‘basit’ bir belgeselciydim zaten.

Ardından gittiler; bu ‘arkadaşlarla’ sonraki gün köy kahvesinde karşılaştık. Muhtarımız da ordaydı. Jandarma istihbarattan biri “Oooo Kazım Kızıl da geldi. Yaptığın işleri inceledik, iyi çalışıyorsun!” dedi gülümseyerek. Bu gülümsemenin altında dostane bir tavır yoktu tabii; daha çok “Takipteyiz ayağını denk al!” tehdidi vardı. Bunu muhtarımız da hissetmiş olacak ki askerlere dönüp: “Kazım’ımıza karışmayın, o bizim biricik habercimiz!” diye cevap verdi. O an muhtarın beni savunmasından o kadar mutlu olmuştum ki; ne mutlu demiştim, birbirimizle gerçek bir dayanışma içerisindeyiz…

Van, Suruç, Yırca… Size sadece gittiğim 3 yerden örnek verdim. Bu yerlerde toplamda yaklaşık 15 kez ‘kontrole’ tabii tutuldum. Üstelik bu kadar takibe uğrayan kişi yani ben; işini tek başına yapan, içinde bulunduğu direnişi belgesel, video, fotoğraf ve günlüklerle duyurup bu ‘araçlarla’ destek veren, direnişi yönlendiren, ateşleyen, yükselten en ufak bir etkisi olmadan sadece belgeleyen bir kişiyken…

Beni bile bu kadar takibe alma ihtiyacı hisseden asker, polis ve sivil memurlar; ordaki 300 kişiyi nasıl takibe almamış ve sürekli gözetim altında tutmamış olabilir ki?

Ayrıca, şimdiye dek onlarca basın açıklamasını takip ettim. Van’dan Yırca’ya, Suruç’tan Soma’ya, Taksim’den Lice’ye, Diyarbakır’dan Basmane’ye… Hiç kesintisiz hepsinde ama hepsinde basın açıklamasını sivil polis memurları da takip ediyordu. Bunları kaydediyor, raporlaştırıyor ve muhtemel davalarda ‘delil’ olarak kullanıyorlar, ayrıca açıklamalarda hazır bulunan insanları da fişliyorlar…vs.

Her basın açıklamasını takip eden adamlar nasıl olur da 300 kişinin toplandığı ve inanılmaz bir askeri yığınak yapılan Suruç’taki açıklamayı takip etmezler?

Hadi velev ki onları takip etmediler, öyle değil ya hadi öyle diyelim… Elinde sadece kamerası olan beni bile takip eden bu adamlar nasıl olurda üzerinde bomba taşıyan birinden haberdar olmazlar?

Bu mümkün olabilir mi?

Öyleyse soruyu tekrar sorup kendimiz cevaplayalım:

“Sahi, Suruç patlamasında neden bir tek polis yoktu?”

Cevap mı?

Cevabı tabii ki hepimiz biliyoruz…

Fotoğraf: Recep Yılmaz/ANKARA