Posted On 10 Temmuz 2014 By In Ka'ralamalar With 1668 Views

Kafka’nın Değil N.Ç.’nin Davası…

N.Ç. Davası 11 yıldır ülke gündeminde yer buldu; hali hazırda gündemdeki yerini de koruyor. Gelecekte karşılaşılacak muhtemel davalara örnek teşkil etmesi nedeni ile önemli olan bu dava üzerine sayısız haber yapıldı, köşe yazıları yazıldı, sivil toplum örgütleri tepkilerini gösterdi.

Yazılanları ve tepkileri sınıflandırmaya çalışırsak aşağı yukarı şöyle bir tablo ile karşılaşırız:

1- İmge Demokratlığı:  Ülkemize özgü bir demokratlık şeklidir ‘imge demokratlığı’. Buna göre atılan her kurşun ya kardeşliğe, barışa; ya da toplumsal huzura, adalet duygusuna sıkılmıştır. N.Ç. davasında mahkemenin verdiği kararların adaletsizliği ve vicdandan yoksunluğu sebebiyle, bu imge demokratlığı tekrar baş gösterdi. Tecavüze uğrayan 13 yaşındaki kız bir kenara koyulup “kamu vicdanının” ve “adalet anlayışının” zedelendiği vurgusu yapıldı. Konu bağlamından uzaklaştırılarak başka noktalara taşındı.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül: “Kamu vicdanını teskin edecek bir sonuç çıkmasını ümit ediyorum” ifadesiyle olayın merkezine “mağdur”u değil “kamu” gibi muğlak bir ifadeyi yerleştirdi. “Mağdur için adalet” yerini “kamu vicdanının hassasiyeti” almıştı.

2- Komplo Teorileri: Bu görüşün teorisyenliğini olayın meydana geldiği Mardin’in CHP’li vekili Mahmut Duyan yaptı: “Mardin son dönemde önce recm, sonra tecavüz olayı ile gündeme geldi. Bence Mardin’i yıpratmak için bazı lobilerin faaliyeti var.”
Ve sonra da ekledi: “Abartmamak gerek!”

CHP’li vekile göre UNESCO’ya aday olan ve dünya şehirleri arasına girmeye çalışan Mardin üzerinde bazı karanlık kişiler(!) oyun oynuyordu.

3- Faşizan Söylemler: En çok rağbet gören tepki türü de bu oldu kanımca. Birçok köşe yazarı, yorumcu, gazeteci verilen cezaların eksikliğini vurgulayarak (-ki haklılar da) tecavüzcülerin –ki bu sıfat mahkeme kararı ile sabittir, ‘asılmasını’, ‘hadım edilmesini’ ve hatta yapılanın aynısının (yani tecavüzün) onlar üzerinde de uygulanmasını önerdi. Facebook, Twitter gibi sosyal ağlarda da birçok kişi konu ile ilgili hassasiyetlerini bu tür söylemler bağlamında gerçekleştirdi.

Ne yazık ki tüm bu faşizan söylemlere ‘hümanizm’ gömleği giydirilmişti.

Bu faşizan tavırlara, olayı coğrafik ve milliyetçilik bağlamında ele alan AKP Mardin Milletvekili Mehmet Beşir Hamidi başka bir yönden destek verdi:  “Bu adi bir suçtur. Mardin bizim kültür şehrimiz, iki bin yıllık bir ilimiz. Bu tip ufak adi suçlar için Mardin’i karalamak doğru değildir. Adalet her zaman yerini bulur.”

4- Çanak Tutanlar: Bu grubun başını Hürriyet ve Vatan Gazeteleri çekti. N.Ç.’nin mahkemeye verdiği ifadeleri, müthiş(!) bir gazetecilik örneği göstererek ele geçiren bu iki gazete, tecavüzün tüm ayrıntılarını okurlarına servis etti. Ana akım medya, haberleri magazinel bir biçimde ele alıp mağduriyeti pekiştirmiş, etik kaygılardan çok tiraj kaygısını dikkate almıştı.

 

Elbette yukarıdaki sınıflandırmaların dışında da bazı tepki türleri yok değil. Sayılanlar çoğunluğa dair tepki türleri sadece.

Sanırım bu süreçte en anlamlı, yapıcı ve bilimsel tepkileri feminist örgütler verdiler. Kullandıkları dil, gerçekleştirdikleri gösteri ve eylemler, ana akım medyanın dışında kalan mecralardaki yazıları bunun en büyük kanıtı.

 

Şimdi birkaç noktaya daha değinelim:

1- “Utanç Davası”. Ama kimin utancı?

Her ne kadar burada kullanılan “utanç” kelimesi tecavüzcülere atfedilse de bilinçaltımızda kalan etkileri öyle değil. Haberin, söylemin, söylenenin işleniş şekli “utanç”ın tecavüze uğrayana ait olduğunu empoze ediyor bize; utanması, temizlenmesi gereken kişi mağdurmuş gibi!

 

2- Tecavüzcüler konusu:

N.Ç. davası sürerken sanıkların isimleri ve meslekleri birer birer açıklandı. Bu ne kadar doğru bir yöntem elbette tartışılır. Bununla birlikte hepimizin bildiği bir gerçeği, tüm çıplaklığı ile gözler önüne sermesi bakımından önemliydi.

Peki, hepimizin bildiği gerçek ne?

Elbette tecavüzcülerin “sıradan erkekler” olduğu gerçeği. Fabrikada işçi, kışlada asker, belediyede memur, tarlasında çiftçi, okuldaki müdür… Filmlerde gördüğümüz gibi evine kapanan “psikopat” tipli bir adam veyahut geceleri maskesini takıp sokak sokak dolaşarak kendine “kurban” arayan bir “manyak” sürüsü değildi bu tecavüzcüler. Toplumda yaşayan, ünvanları (doktor, memur, işçi, asker…vb), sıfatları (baba, amca, dayı, abi, komşu…vb) olan kimselerdi. Çevremizdeydiler yani.

Keza bilimsel veriler de bunu apaçık ortaya koyuyor:

Çocuk İstismarını ve İhmalini Önleme Derneği’nin verilerine göre Türkiye’deki çocukların %18’i cinsel taciz ve tecavüz mağduru. Bu çocukların %90’ı yakından tanıdığı bir insan tarafından taciz ve tecavüze uğruyor. Ve henüz kayıtlara geçmemiş, anlatılmamış binlerce olay da gizliliğini koruyor.

Yine aynı şekilde Adalet Bakanlığı’nın bir soru önergesine verdiği cevapta da benzer bir tablo ile karşılaşıyoruz.

Ayrıca UNICEF’in konu ile ilgili bir araştırmasına katılan 7-18 yaş arası çocukların %10’u cinsel istismara uğradığını belirtiyor.*

Evet, “Tecavüzcüler aramızda yaşıyor!”.

unicef-cocuk-istismari

* UNICEF: “Türkiye’de Çocuk İstismarı ve Aile İçi Şiddet Araştırması” | 2010

 

 

3- Mağdur İsimlerinde kullanılan Harfler:

N.Ç… R.K … Ö.Ç… S.K… E.E… Z.K… Ö.D… E.B… Bu kısaltmalara o kadar alıştık ki. Gazetelerde, haberlerde her gün karşılaşmaya, kanıksamaya başladık. Bir ara bu harflerle ilgili kısaca şunları yazmıştım:

“Bunlar rastgele seçilmiş Latin harfleri değil; Türkiye’de tecavüze uğramış mağdurlarının isimleri… Başka bir deyişle Türkçe bir “Utanç Alfabesi”… “Tecavüzlerimizin Elifba”sı… Elif’i… Ece’si… Bahar’ı… Başak’ı…
— Yani her bir harf bir utancımızın simgesi… Yumuşak G hariç!”

 

4- Yargılamalar ve Zedelenen Adalet Duygusu(!)

Zedelenmek fiili sağlam olana özgüdür. Tecavüz sanıklarını serbest bırakan… duruşmalarda takım elbise giyip kravat taktığı ve/veya ‘günah işledim’, ‘nefsime uydum’ gibi söylemlerle ‘pişmanlığını’ dile getirdiği için ‘iyi halden’ asgari cezalar veren bir adaletin zedelenebilmesi mümkün müdür? Hali hazırda zedelenmişten de öte kurulamamış bu adalet anlayışını yeniden kurgulayıp inşa etmemiz gerekmez mi?

 

Tüm bu ‘olan’ı inceleyen tespitlerden sonra sormamız gereken iki soru var:

1- Sorun nerede?

2- Bunu önlemek için ne yapmalı?

 

Bu sorunun asıl kaynağı ‘güç’ ve ‘iktidar’ı kutsayan, günlük hayatın vazgeçilmezi haline getiren mevcut sistem; yani “erkek egemen dünya!”

kafkanin-degil-n-c-nin-davasi-2

“Devlet Baba” kavramı bile başlı başına bu argümanı destekleyen bir söylem. Devlet her zaman ‘erkek’tir. Gücü, iktidarı elinde bulundurur ve yeri geldiğinde, hatta yerli yersiz bunu kullanmaktan imtina etmez!

“Tabiat Ana” söylemi de aynı amaca hizmet eder. Erkek egemen anlayışa göre ‘doğa’ işlenmesi gereken bir metadır; mesela buğday yetiştirmek için sürülmesi elzem bir tarla! Doğaya karşı bazı aletler kullanan insanoğlu (ağacı kesmek için balta, tarlayı sürmek için traktör…vb); kadına ve keza çocuğa karşı da elindeki tüm aletleri (maddi ve fiziksel güç, evdeki iktidarı) kullanmaktan çekinmez.

Bu kavram ve söylemlerde toplumun çoğunluğu tarafından kullanılagelir ve desteklenir. Erkek her zaman başarılı, güçlü, baskın, atletik ve cinsel yönden aktif olandır ve olmalıdır.

Bu görüşlerin normalize edilmesi, güç ve iktidarın ‘erkek’ ile ilişkilendirilip onun ‘doğası’na özgü bir yapıymış gibi sunulması kadın-erkek eşitlik terazisinde erkeğin kefesine ağırlık olarak binmektedir.

Dünyada cinsel istismar; taciz, tecavüz, ensest ilişkilerin gitgide tırmanmasının başlıca nedeni erkeklerin yönettiği ve gücün her türlüsünü kutsayan bu sistemden başkası değil. Bütün devletlerin ‘erkek’ olduğu; ister bilinçaltında ister bilinç üstünde var olan ‘erkek dayanışması’ (iktidar-patron, erkek-erkek, erkek-iktidar ilişkisinde olduğu gibi) sürdüğü sürece öncelikle kadınlar ve çocuklar bu ‘güç’ün doğal uygulama ‘alanı’ olmaktan kurtulamayacaklardır.

 

Toplumsal normlarda yaşayan, hukuki olarak korunup kollanan bu erkek egemen anlayış sorgulanıp; güç ve iktidar yerine paylaşımın ve yardımlaşmanın esas alındığı, kadın-erkek eşitliğine dayalı bir dünya kurmadıkça kadınlarımız ve çocuklarımız “mağdur”dan da öte “kurban” olmaya devam edeceklerdir.

 

Bize düşen görev başta kendi çevremizde bu bilinci yaşatmak; örgütlenerek sistemli ve bilimsel bir biçimde farkındalık yaratmak, kendimizle birlikte toplumu da “hak bekleyen” konumundan sıyırıp “soran, sorgulayan/hak arayan, isteyen” konumuna evirmeye çalışmaktır.

 

Tıpkı N.Ç.’nin topluma, hukuka ve bu yozlaşmış ‘erkek egemen dünyaya’ kafa tutarken yaptığı gibi…

 

N.Ç. Davası’nın kısa tarihçesi:
– N.Ç. 11 yıl önce henüz 13 yaşında iken, 26 kişinin tecavüzüne uğradı.  Uzun yıllar süren yargılama sonucunda mahkeme, “kendi rızasıyla”(!) ilişkiye girdiğine karar verip bir de “iyi hal” uyguladı sanıklara. 25 tecavüzcü 3 ila 5 yıl arasında değişen hapis cezaları ile tabiri caizse ödüllendirildi. Karar Yargıtay tarafından “kısmi” olarak bozulunca, yargılama süreci yeniden başladı… Nihayet bugün N.Ç. davası sonuçlandı. Mahkeme “kendi rızası” olduğunu tekrarlayıp sadece hapis cezalarını bir miktar daha arttırmakla yetindi…