Posted On 18 Aralık 2016 By In Ka'ralamalar With 4323 Views

Böyle giderse şöyle bir mektup… | Almanya, 2023

Böyle giderse, 2023’te Almanya’daki bir mülteci kampında yazacağım muhtemel yazıdır…

Yaklaşık 8 sene önceydi… Hükümet yanlısı gazetelere ve kişilere bakınca her şey Urfa kentinin (Urfa Suriye sınırımızda olan büyük ve tarihi bir kenttir) Ceylanpınar ilçesinde  2 polisin öldürülmesiyle başlamıştı. Oysa gerçek bu değildi. Her şey bundan daha önce başladı. Önce “Barış Süreci”nde sağlanan kısmi anlaşma dönemin Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından buzdolabına kaldırıldı. Sonra seçim oldu, AKP tek başına iktidar olamayınca türlü gerekçelerle Kürt illerine saldırdı. Cizre, Sur, İdil, Şırnak gibi bir çok merkez yerle bir edildi. Yüzlerce insan hayatını kaybetti, onbinlerce insan yerinden yurdundan ayrılmak zorunda kaldı.

Bundan daha kötüsü ne olabilir ki diye düşünüyorduk, şiddet artık daha fazla artamazdı gibi geliyordu. Ancak bilemezdik ki her şey yeni başlıyordu. Sonra kent merkezlerinde bombalar patlamaya başladı. IŞİD, PKK, TAK… Onar yirmişer otuzar kırkar ölüyordu insanlar. Ve sonra savaşa görünür şekilde dahil olan ülkeler; Amerika, Rusya, İngiltere, Fransa, Katar, Arabistan…vd.

————————————————–

Biz sadece bakabiliyorduk, bazen bakamıyorduk da… Baktığımız zamanlarda da elimizden bir şey gelmiyordu; ne hukuk kalmıştı, ne hak; ne adalet kalmıştı, ne güvenlik… Ama garip bir biçimde normal yaşantımıza da devem ediyorduk. Her gün işlerimize gidiyor, alışverişe devam ediyor, kimimiz para biriktiriyor, kimimiz ev kredisi çekiyorduk. İnsan psikolojisi işte diyorduk; ne olursa olsun, bir şekilde yaşamaya devam ediyor… Hani yaranın sıcaklığından başta bir şey hissetmezsin ya; biz sürekli bir yaralanma içindeydik ve git gide hissedemiyorduk acıyı…

Ne bileyim bi gariptik işte. Güçlü güçsüz, iyi kötü, ölen öldürülen, merhametli vahşi, sorumlu sorumsuz… Her şey birbirine girmişti, flu görüyorduk her şeyi. Bir silah vardı ancak kim tutuyordu seçemiyorduk. Bir el vardı ancak kimin eli belli değildi. Bir bomba konulmuştu ama nereye, göremiyorduk!

Televizyonlar kravatlı uzmanlardan geçilmiyordu, köşe yazıları analizlerle dolup taşıyordu. Her okuduğumuz masumdu, sorumlular diğerleriydi. Her gördüğümüz temizdi, kana bulaşanlar bir başkasıydı…Herkes bir şey söylüyordu; her taraftan inanılmaz bir bilgi bombardımanına tutulmuştuk. Hangisi yalan hangisi gerçek, şu anda bile bilemiyorum gerçekten…

————————————————–

Plastikleşmiştik sanki… Hiçbir şey yapışmıyordu üzerimize, her şeyin içinden geçip gidiyorduk öylece… Geçtim kanı, yağmuru bile tutamıyorduk…

————————————————–

Şimdi hatırlıyorum da; savaştan çok önce bir festivalde sabahtan akşama kadar olan tüm filmleri izlemiştim. Son filmde gözlerim kararmaya, karakterleri seçememeye başladığımı hatırlıyorum. “Bi kadın vardı filmde, ne oldu nereye gitti acaba” diye düşünürken onun bir önceki filmde olduğunu şaşkınlıkla anımsamıştım. İşte durumumuz bunun gibiydi. Kişiler, kurumlar, örgütler, bombalanan yerler, açıklamalar, analizler, suçlamalar, bağırmalar, çağırmalar, hakaretler… Her şey iç içe geçmişti.

Doğru vardı da, neredeydi?
Mutlak güzel insanlar yaşıyordu da, gördüklerimizden hangisiydi?
Çözüm elbet bulunurdu da, nasıl?

————————————————–

Savaştan önce ben video çekiyordum; çoğu barışla ilgili, mültecilerle, polis şiddetiyle, çocuklar, kadınlarla ilgili… Bazı arkadaşlarım insan hakları alanında çalışıyorlardı, kimileri mültecilere çorba pişiriyordu, öteki o dayanışma çağrısından bu dayanışma çağrısına koşturuyordu. Yani iyi kötü deniyorduk da bir şeyler aynı zamanda…

Ama dedim ya, bir yandan da her şey olağanmış gibi geliyordu. Saldırmak haktı saldırana göre, çünkü saldırdığı da kendisine saldırmıştı. Öldürmek haktı öldürene göre, çünkü o da arkadaşlarını öldürmüştü. Yakmak haktı yakana göre, çünkü o da kendilerine ait olanı yakmıştı…

Daha önce ayda bir olan bombalar sıklaştı, bombalar sıklaştıkça devlet de vahşileşiyordu.Bombalanan, ateşe verilen parti binaları; öldürülen siyasiler, sokak ortasında infazlar… Ve yine patlayan bombalar, bombalar, bombalar… Karşılıklı bu hal git gide daha yakınımızda, sonra dibimizde, ardından başımızın üstünde cereyan etmeye başladı. İşin rengi değişmemişti, başta da kırmızıydı ama, daha da koyulaşmaya başlamıştı işte…ve üzerimize sıçramaya!

Ve sonrasını biliyorsunuz işte… Irak gibi, Suriye gibi yakılmadık yıkılmadık yer kalmadı. En yakın arkadaşlarımız, kardeşlerimiz, abilerimiz, ablalarımız, annelerimiz, babalarımız bombalar altında öldüler, sokaklar cesetlerle dolmaya başladı.

Sonra, sonra işte botlara binip buraya kaçtık, bir kısmımız denizlerde boğuldu… Ve buradayız işte, fare kafesi gibi bu mülteci kampında…

————————————————–

Çok özledim…

Yaşadığım toprakları çok özledim. En çok da İzmir’i… Alsancak’ta her zaman gittiğim çay ocağında çay içmeyi, caddeden gelip geçenleri izlemeyi, İzmir’in güzel kızlarına uzun uzun bakmayı, sahafta kitap aramayı… 

Ankara’nın soğuğunu, Diyarbakır’ın rengarenk newrozunu, İstanbul’un karmaşasını bile özledim düşünün. 2016 Aralık ayında bilet alıp da gidemediğim, yani hayatımda hiç göremediğim Kars’ı dahi özledim… 

Belgesel çekimi için gittiğim Denizli’nin bir köyünde beni jandarmaya şikayet eden amcayı, Okmeydanı’nda yanlış anlaşılma yüzünden telefonumu kıran dayıyı, kısa mesafe bindiğim için suratını asan taksiciyi, laikçi teyzeleri, çekirdeğe çiğdem diyenleri, kıyafetleri ile denize girenleri, ambulansa önce yol verip sonra peşi sıra takılan yurdum insanını…

Facebook’taki Twitter’daki atışmalarımızı bile özledim… 

————————————————–

Her şey çok güzel olabilirdi, kocaman ülkemizde hep beraber çok güzel yaşayabilirdik. Ama olmadı, beceremedik… Hep “oyun” diyorlardı birileri, öyle olsa dahi bu oyunları hep beraber boşa çıkarabilirdik. Yapamadık… Önce teker teker sonra beşer ona ve sonunda yüzer biner öldük…

————————————————–

Burda hiç fırsatımız olmuyor ama belgesel izlemeyi çok severdim Türkiye’deyken. Birinde Stephen Hawking şöyle diyordu: “Çoklu dünya teorisi, çoklu evren teorisidir aslında. Bu teoriye göre bu evrenlerdeki mümkün olan her türlü sonuç gerçekleşir. Yani olabilecek her şey olur. Sadece farklı bir evrendedir.”  

Umarım bu teori gerçektir… Bunu can-ı gönülden istiyorum. Bu evrende yapamadık ama, belki diğer bir evrende hep birlikte mutlu ve özgür yaşamayı becerebilmişizdir. Mademki  her türlü mümkün mutlaka olur, bu da olmuştur muhakkak, göremesek de…

————————————————–

Ülkemdeki savaşın bir an önce bitmesini ve geri dönmeyi istiyorum.

Hepsi bu…