Posted On 18 Temmuz 2016 By In Ka'ralamalar With 13035 Views

Sahi ben neden?

“Ne çıkar biz sizi tanımasak da
Evet, biz sizi tanımasak da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar biz sizi tanımasak da…”

Bir şey çıkıyor sanırım, hem bir şey çıkmasa siz neden bu kadar ısrarcı olasınız, biz neden bu kadar mecbur?

Normal bir ülkede demeyeceğim, dünyada bir insan neden bilsin ki sizin adınızı? Biliyoruz işte lanet olsun ki… Sadece siz mi, biz bir de başbakanları, bakanları filan biliyoruz, diyanet işleri başkanını, sonra kravatlı analistleri, kamuoyu yoklamacıları, toplum mühendisleri… Şimdi bir de emir-komuta zincirlerini, kuvvet komutanlarını filan…

Sadece bunlarla kalsa iyi! Dağarcığımız katliam isimleriyle doldu taştı… Bir tekerleme gibi dizebiliyoruz mesela katliamları; Sivas, Maraş, Çorum, Dersim… Sonra Soma, Diyarbakır, Suruç, 10 Ekim…

Bir de üstüne iddianameler, Wikileaks belgeleri, sızdırılan tutanaklar, seçim sonuçları, anketler… Ve gene tutanaklar, tutanaklar, tutanaklar… Hayatımız boyunca okuduğumuz kitap sayfalarından çok bunları okumak durumunda kaldık nerdeyse…

Milyarlarca ve milyarlarca galaksinin, onların da milyarlarca katı sayıda yıldız, bulutsu, büyük ve küçük cücenin, gezegenin olduğu bu sonsuz kainatta, noktanın bilmem kaç milyar kere milyarda biri bile yer kaplamayan şu dünyanın en berbat ülkelerinden birinde bir insan neden bunları bilir ki?

İnsandır bu, zevkleri, hobileri, ilgi alanları vardır. Ne bileyim biri şiirle ilgilenir, diğeri futbolla, diğeri ahşap boyama filan… Ama bırakmadınız ki, hepimizi alıp yemek yiyip uyuyan, birkaç senede bir oy veren makinalara çevirdiniz resmen! İçimizde insana dair ne varsa tükettikçe tükettiniz! Ulan biz sizin şarj edilebilir pilleriniz miyiz be?!

Hem siz sadece enerjimizi değil bizi de bizden aldınız!

Bir arkadaşım vardı, mesleğini yapan, iyi para kazanan, istediğinde kendisine zaman da yaratabilen… Bir gün bana “Kazım bana bir şey söyle yapayım” dedi. Anlamadım. “Bana” dedi, “bir şey söyle yapayım. D ans mı edeyim keman mı çalayım, dünya turuna mı çıkayım? Ben böyle yaşamak istemiyorum, ama nasıl yaşamak istediğimi de bilmiyorum!”

Kalakalmıştım olduğum yerde… O kadar uzun ve zorlu bir eğitim hayatı geçirmişti ki, ne istediğini, hayallerini, zevklerini… Arkadaşım kendisini unutmuştu! Ona ne istediğini, ne olduğunu, neler düşündüğünü unutturmuşlardı…

Bizi bizden aldınız yav! Bizi bizden alırsanız, sizi size bırakmamamız gerekiyordu ama, onu da unuttuk işte. Sizi size bıraktık, ama ne güzel bıraktık biz bu bırakmalarımızla… Siz ne kadar da siz, biz ne kadar da biz değil böyle ahhh…

Ben önceden bazen alıp başımı kedilere giderdim. Köpeklere giderdim, börtü böceklere giderdim, yıldızlara, tepelere giderdim… Arkadaşlara giderdim, masalı yerlere giderdim, masasız yerlere, topraklara filan giderdim… Şiirlere giderdim ben bazen…

Oysa şimdi anmalara gidiyoruz, sizin perişan ettiğiniz yerlere gidiyoruz, en temel insani şeyleri söylemeye gidiyoruz, bu böyle olmaz demeye, öfkemizi haykırmaya, omuzlarınızdan tutup sizi titretmeye gidiyoruz… Ama biz siz böyle nasıl da titretemiyoruz bu müthiş titremeyişlerimizle!

Benim hafızamda Çingeneler vardı mesela; ismi Hasan Hüseyin, Murteza, Ali Ayşe… George vardı, Abraham vardı… Birlikte top koşturduğumuz, mendilimizden tabanca yapıp dıkşın dıkşın diye kovboyculuk oynadığımız çimler vardı… Nar ağaçları vardı, ceviz ağaçları ve sincaplar, tarla taşları ve yapraklardan kurduğum evler… ah ne güzel şeyler… Ah kullanılmayanların beyinden o silinişi… Ne güzel kullandırtmadınız ama, ne güzel de sildiniz!

Çocukluğum vardı sonra… Sonra işte siz bizi büyüttünüz, ama siz bizi nasıl da güzel büyüttünüz bu çirkinliklerinizle!

Şiirlerim vardı, öykülerim vardı, resimlerim vardı… Hepsini neredeyse sildiniz… Spatülle kazımam gerekiyor beyin hücrelerimi, güzel sözcükler sıralayabilmek için… Çünkü dağarcığımızdaki nefret sözcüklerini şişirip çoğalttınız, güzel sözcükler kullanılmaya kullanılmaya küflenip gitti. Kim bilir belki küfleri bile kalmamıştır…

Zihnimde “devlet dersinde öldürülmüş çocuk” isimleri yoktu… Oysa şimdi dostlarımdan çok onların adını sayabilirim bir çırpıda… Hem dost mu bıraktınız ki? Onlar ki aramızdan su sızmayanlardı, ama siz lanet olasıca idelojilerinizi sızdırdınız aramızdan!

Sonra ben geçen gün çok güzel bir bebek gördüm de, anı defteri yapmışlardı da elime tutuşturdulardı bir şeyler yazayım için…

Bebek öyle güzel ve benim dağarcığım öyle çirkin… Hiçbir şey yazamadıydım da o an, kalemi evirip çevirdimdi… Gidip balkona biraz hava aldımdı, -ki ben bazen böyle hava almaklara da giderim… Sonra geldiydim de yazdıydım. Yazdım ki şudur: “Öyle çok ölüm, katliam ve kötü şey gösterdiler ki bize, ben senin güzelliğine ne yazayım bilemedim!”

O bebek okuma çağına geldiğinde ölüm’ü, katliam’ı, kötü’yü bir de benim cümlemde okuyacak. Bak ben bunu hiç bilemedim o an… Gidip sayfayı mı yırtsam, yakanıza mı yapışsam, size lanet mi okusam, ve bana bulaştırdıklarınıza!

Ama siz ne kadar da güzel bulaştırdınız bana tüm o bulaşmaklarınızı!

Hem ben bazen güzel kadınlar görüyorum, ama nasıl güzel… Sahi nasıl güzel ben bilmiyorum. Ama olsun bilmesem de görüyorum ya! (Neyse ki görüyorum, hem ben görmesem nasıl girecek bir dişli diğer iki dişlinin arasındaki boşluğa?)

Sonra içimden bu kadınlarla uzun yollara çıkmak geliyor, hiç konuşmadığımız… Küçük kare masalarda uzun uzun oturmak geliyor, hiç konuşmadığımız… Öyle tüm kartları ve kabloları, tüm buzdolapları ve bibloları geride bırakmak geliyor, hiç konuşmadığımız… Sanki konuşsak… Her an ağzından genelkurmay başkanı ismi çıkacakmış da tüm dünya bir anda solacakmış gibi… Ya da bir katliam ismi, ya da bir komplo teorisi…

İşte sonra en güzel seçenek uzun uzun sevişmek oluyor… soluksuz ve konuşmaksız…

Sonra ben küçükken çok güzel şaşırıyordum. Oysa şimdi sıklıkla şaşıramıyorum… Mesela ben büyümeseydim de sizin ellerinizde, beni yüz yıl şaşırtacak şeylerdi bunlar. Ah ne gam! Geçip gidiyordu işte içimden birkaç dakikada. Hatta içimden bile değil yanımdan, kıyımdan geçip gidiyordu. Beni okşar gibi gidiyordu, üzerimden kayar gibi gidiyordu, verniklenmişim de cilamı parlatır gibi gidiyordu. Şaşmam gereken şeylere şaşırmayışıma şaşırmam… Ne kadar da şaşkınlık verici!

Ama siz ne de güzel cilalamışsınız bizi, yağmur bile tutmuyoruz artık naylon!

Sonra işte ben böyle içimi dökmek de, döküldüğüm yerlerime lavanta keseleri dikmek…

 

Kazım Kizil | Kartınızı Oluşturun